Yavm min el-eyyeem biysıyr il-ğacari (Çingene) melik...Biykuun 3em yitmeşşa bil ğaabé (orman), iv huvvé 3em yıttalla3 bil eşcaar bi dıkka...Biy vakkéf...İv biy kılliyn le en-nees illi 7evaleyh:
-Kta3uulé dıl3 heed iş-şecra...Byis'eluv:
-Leyş ya seydi?
-Biy sıyr çuukleen tabl mliy7 min heed il-3uud!
"Asya'nın doğusunda, Rusların adlandırmasıyla Yakutlar, kendilerine verdikleri isimle Saha Türkleri (Saha, yaka / kıyı anlamında) oturuyormuş. Sahaların arazi satışlarıyla ilgili Tolstoy'un bir öyküsü var. Sahalar şöyle arazi satıyorlarmış:
Satıştan bir gün önce araziye talip olan kişi yed-i emine çok yüksek miktarda olmayan miktarda para yatırıyormuş. Ertesi günü hakemler eşliğinde araziye gidiliyormuş. Alıcının eline dört kazıkla bir çekiç veriliyormuş. Alıcı, güneş doğar doğmaz birinci kazığı çakıp yürümeğe başlıyormuş. İstediği kadar yürüyormuş. Belli bir noktada durup ikinci kazığı çakması, ikinci kazığı çaktıktan sonra ilk kenara dik yürüyüp istediği bir noktada üçüncü kazığı çakması, bu noktadan itibaren ilk kenara paralel yürüyüp, birinci kazığın hizasına gelmesi ve dördüncü kazığı çakması gerekiyormuş. Bu andan itibaren yapması gereken, dosdoğru birinci kazığa yürümesi ve güneş batmadan önce ilk kazığa elini sürmesiymiş. Eğer alıcı güneş batmadan önce ilk kazığa elini sürerse, etrafını yürüyerek dolaştığı bütün topraklar, bir gün önce yed-i emine yatırdığı para karşılığında kendisinin oluyormuş. Ama, güneş batar da alıcı henüz kareyi tamamlamamış olursa, yatırdığı para yanıyormuş.
Bu ilginç arazi satma yöntemini duyanlar uzak ülkelerden koşup gelirlermiş. Ancak bu yöntemle arazi almak isteyen çok olurmuş ama sonuç alabilen pek çıkmazmış.
Tolstoy'un bu hikayesindeki kişi güneş doğar doğmaz ilk kazığı çakıyor ve koşmaya başlıyor. ( Sabahtan koşmaya başlarsanız, akşama şansınız azalır.) İkinciyi çakıyor, üçüncüyü çakıyor; ama hep biraz daha giderek çakmaya çalışıyor. (Yaşamın bize sundukları karşısında bazen durmak, mevcutla yetinmek çok zordur.) Adam ilk kazığı çaktıktan sonra ilk kazığı çaktığı tepeye yöneliyor; yorgundur, kan ter içindedir. Birinci kazığı çaktığı tepenin eteğine ulaştığında bir de görüyor ki güneş batmış. Çok üzülüyor. Ancak o anda da Sahalar tepenin üzerindeler, gün boyu bu kadar gayret gösteren alıcının parayı kaybetmesine üzülüyorlar, ona, "Senin bulunduğun yerde (tepenin eşiğinde) güneş battı ama burada (tepede) batmadı, koş." diyorlar. Alıcı seviniyor, son bir gayretle düşe kalka tepeyi çıkıyor, birinci kazığa elini sürüyor, etrafını dolaştığı bütün o toprakları almayı hak ediyor. Fakat çok yorulmuştur, sallanıyor, düşüp kalp krizinden ölüyor.
Sahalar üzülüyorlar, yapacak bir şey yoktur, bir mezar kazıp adamı gömüyorlar.
Hikayenin anafikri sanırım şu: Alıcı gün boyunca göz alabildiğine uzanan bütün o topraklara sahip olmak istemiştir ama günbatımında payına düşen toprak elli santime iki metre boyunda bir toprak olmuştur.
Kıssadan hisse: Hepimiz ölümlüyüz; yani güneş bir gün nasıl olsa batacak. Önemli olan güneş batmadan önce kareyi tamamlamaktır. Karenin ilk kenarını ne uzunlukta tuttuğunuz, kareyi tamamlayıp tamamlamayacağınızı belirler. Karenizin farkında mısınız?"
ÜSTÜN DÖKMEN
Yaşama Yerleşmek
Remzi Kitabevi
Düzenleyen: haddur Düzenleme Tarihi: 12.02.2009 13:46:30
Köylerden bir köy...Vakitlerden akşam...Akşam yemeği yenmiş...Köylerde insanlar erken yatarlar bilirsiniz...Ve bir kadın tedirgin bekliyor; kocasının yatmasını bekliyor. Çünkü başkasına aşık ve aşık olduğu adamla kaçacaklar o akşam... Saniyeler saniyeleri, dakikalar dakikaları kovalıyor, zaman geçmek bilmiyor...Derken sevdiği adam geliyor...Bohçası hazır, sessizce çıkıyor evden...Sonra sevdiğiyle başlıyorlar koşmaya...Soluk soluğa...Arkalarından neler koşmuyor ki...Taşlar, bakışlar, yargılar, töre cinayetleri...Derken nefes nefese kalıyorlar...Şurda durup soluklanalım biraz, diyorlar...Duruyorlar...Kadın, şu ayakkabımda bir şey var, evden çıktığımdan beri ayağımı rahatsız ediyor bir bakayım diyor. Bakıyor; ayakkabısında kağıda sarılmış bir miktar para...
Meğer kocası, karısının kaçacağını hissetmiş: Bu kadın bana baktı, yemeğimi pişirdi, elbiselerimi yıkadı, sırtımı sabunladı, üstümde emeği var...Başı sıkışırsa eğer zor durumda kalmasın, demiş... Üstümde emeği var diyen bu sevgili insan; Aşık Veysel...
* Hikayeyi Sunay Akın, bir TV programında anlatmıştı...Bu hikayeyi sevgili hocamız Filiz Hanıma (Aşık Veysel'in torunu) sorduk...Gülümseyerek, evet dedi...
Düzenleyen: haddur Düzenleme Tarihi: 19.02.2009 15:19:18
Mesaj Sayısı: 339 Nereden: istanbul Katılım Tarihi: 06.05.07
Mesaj Tarihi 16.02.2009 17:51:36
Minik bir köpek bir gün ormanda dolaşıp, kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kaybolduğunu fark etmiş.Ne yapacağını düşünürken bir de bakmış ki karşıdan bir leopar geliyor ve belli ki günlük yiyeceğini arıyor.
'Şimdi başım dertte' diye düşünmüş minik köpek.Etrafına bakmış yerde kemik parçalarını görmüş. Hemen arkasını leoparın geldiği yöne çevirerek kemikleri kemirmeye başlamış, bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalışıyormuş. Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kendine konuşmuş; 'Ne kadar lezzetli bir leoparmış. Acaba etrafta bundan bir tane daha var mi?'
Bunu duyan leopar bir anda donmuş kalmış ve en yakındaki ağaca tırmanarak dalların arasına saklanmış. 'Tam zamanında kurtardım yoksa bu köpeğe yem olacaktım' diye düşünmüş leopar.
Bütün bunlar olup biterken bir başka ağacın üstündeki bir maymun olanları izliyormuş. Bildiklerini kullanarak bundan sonra leopardan kurtulabileceğini düşünmüş. Leoparın yanına giderek neler olduğunu anlatmış.
Leopar köpeğin yaptıklarına çok sinirlenmiş ve maymuna: 'Atla sırtıma, gidip sunu yakalayalım' demiş. Ancak minik köpek neler olduğunu ve leoparın sırtında maymunla birlikte süratle kendisine yaklaştığını fark etmiş.
'Şimdi ne yapacağım' diye düşünürken kaçmaya teşebbüs etmemiş.
Bunun yerine arkasını leoparın geldiği yöne dönerek, kemikleri kemirmeye devam etmiş. Tam leopar saldıracakken yine kendi kendine konuşmuş;
'Bu aptal maymun da nerede kaldı? Yarim saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim, hala haber yok!'...
Martin SELİGMAN adlı bir psikolog "öğrenilmiş çaresizlik" kavramı üzerinde 30 yılı aşkın bir süredir incelemeler yapmış. Yaptığı klasik deney şöyle:
3 grup köpek alıyor. Bu gruplara A, B, C diyelim.
*A grubundaki köpekler, tabanı ızgara biçimindeki tellerden oluşmuş bir deney odasına konuyor. Orada ayakta tutuluyorlar. Bu ızgaraya, ölümcül olmayan ama köpeğe acı verecek miktarda elektrik şoku veriliyor. Köpekler şoku yiyince canları yanıyor ve hemen odadan kaçacak bir yer arıyorlar. Odada bir mandala basınca açılacak bir kapı sistemi var. Şok verilen köpekler odadan nasıl çıklıcağını hızla öğreniyorlar ve diğer denemelerde şok verilirken kapıyı açıp kaçıyorlar. Bu grup şoktan nasıl kurtulacağını öğreniyor.
* B grubundakilere de şok veriliyor. Köpekler havlıyor, kıvranıyor, kapı mandalına basıyor, kapıyı tırmalıyor ama kapı kilitli olduğu için açılmıyor. Şok belirlenen süreye kadar devam ediyor ve sonra diniyor. Bu gruptaki köpekler şok sırasında titremeğe, ve mesanelerini kontrol edememeğe başlıyor. Bir süre sonra kaçmaya dahi teşebbüs etmiyor.
*Tabanı ızgaralı, üzerinden rahatlıkla zıplayarak kaçabilecekleri bir çitle çevrilmiş bir mekana konan A grubundaki köpekler açılacak bir kapı arıyor, çitleri tırmalıyor, ama açacak kapı bulamayınca hoplayarak kendilerini dışarı atıyor.
*B grubundakiler şok verilince titriyor, inliyor, idrarını yapıyor, dışkılıyor ama çitten dışarı atlamak akıllarına gelmiyor. (öğrenilmiş çaresizlik)
*Daha önce hiçbir deneye katılmamış olan C grubundaki köpekler şok verilir verilmez, çitten dışarı atlıyorlar.
Bir istridye komşu istridyeye dedi: "İçimde cidden büyük bir sancı var. Ağır ve yuvarlak. Ondan dolayı eza ve cefa içindeyim."
Diğer istridye böbürlenmeyle karışık bir hoşnutlukla cevap verdi; "Göklere ve denizlere hamd olsun ki içimde bir sancı hissetmiyorum. İçerde de dışarda da sıhhat ve afiyetteyim."
O sırada bir yengeç oradan geçiyordu. Her iki istridyeyi de konuşurlarken duymuştu. İçerde ve dışarda sıhhat ve afiyette olan istridyeye dedi: " Tamam! Sen sıhhat ve afiyettesin. Ancak komşunun içinde hissettiği sancı, gerçekte sınırsız bir güzelliğe sahip bir inci."
Cibran Halil Cibran
Düzenleyen: haddur Düzenleme Tarihi: 27.05.2009 12:52:48